Soykırıma varan büyük Çerkez Sürgününün 152. yılı Anısına...

Soykırıma varan büyük Çerkez Sürgününün 152. Yılı Anısına;

Mültecileri, arabaların önüne aniden çıkıverip ıslak sünger ve fırça ile cam silip, para bekleyen mendil satan veya açım diye kafasını aracın içine uzatan, genellikle çocuk veya kadın Suriyelileri görünce çok üzülüyorum. Yanlış politikalar veya zalim idarecilerin, başlarından aşağı bombalar yağdırdığı, evinden, yuvasından, alışkanlıklarından kopartıp, sonbahar yaprağı gibi oradan oraya savurduğu insanlar; uzak çok uzaklara, çok uzun zaman önce yaşamış olduğumuz Kaf Dağı’nın ardında kalan hayata, peri masallarına eş tuttuğum çocukluk anılarıma alır götürür beni… Rahmetli amcamın bizim aile mührümüz, bizim atımız, damgamız diye güzel mutlu günlerde anlattığı, babamın dilinden düşürmediği anılar gelir gözlerimin önüne. … Dayım rahmetlinin masallarında hep atlar, atlılar, beyaz atlılar vardı…

Uzaklarda kalan insanlar yer alırdı. Anlayamazdım o zaman ki aklımla, sorardım; “Dayıcıyım başka masala geçsek” derdim, o gözlerini indirir, hafif bir buğulanma gözükür ve mahzun, masum halini takınır, o babacan adam daha bir heybetli görünüşe bürünürdü. İşte tam o zaman o anda beyaz atların üzerinde rüzgâr gibi geçip giden hep benim dayılarım olurdu. Ardından Kafkasya’dan gelmiş körüklü çizmeleri ile anlı şanlı düğünlerin baş kahramanı, giyim kuşamı süper, örnek insan, saygın insan enfes sesi ile Kuran-ı Kerim okuyan küçük dayım belirirdi uçsuz bucaksız kırlarda… Yabani güller ve daha sonra meyveleri popüler olan kuşburnu ve sarmaşık gülleri ile süslenmiş gelin taçlı mine beyaz çiçekli çayırlıklarda gider gelirdi, dönüşlü gidişlerdi o zamanlar… Kokuları gelirdi kırların yabani çiçeklerin mis mis meltem esintileri okşardı minicik yanaklarımın al al olduğunu o anda fark ederdim... Hemen ardından annemim Kafkasya’dan gelen, kaçıncı kuşaktan kalan bilinmez gümüş düğmeleri, gümüş kemerleri, kürkleri benim olurdu… Kısacık bir süre göz açıp kapayıncaya kadar bez bebeklerimi uyuturdum, yarpuz, yemlik, çiğdem kokardı, salkım söğütler ve dut ağaçları altında… Gelin olurdu bebeğim yanında yakışıklı uzun ince boylu bir Kafkas delikanlısı, uyanırdım aniden bir sıçrama ile… Fakat Büyük Dayım ısrarla aynı masalı anlatırdı. Nesilden nesile, dilden dile muhtemelen dedelerinin geride bıraktığı asil, çevik kuvvetli, muhteşem yeleleri olan atlara takılı kalmış olurdu… Nereden bilebilirdim ki o zamanlar çocuktum. Aklım oyundaydı…Dayım ile zaman geçirmekteydi… Çocuk mu kalsaydık? Olmuyor işte büyüyoruz, büyüdükçe anlıyoruz bizden önceki nesillerin çektiği zulmü, çileyi anlıyoruz… O çocuk hayallerimiz kararıyor bir anda kızıla boyanıyor tozpembe dünyamız...

Neydi günahları; büyük büyük büyük dedelerimizin ve ninelerimizin ben olmaktan, kişiliğinden örf ve adetlerden geleneklerden, inancından, adından vazgeçmemesi miydi? Hep düşünürüm, söylenenin aksine biz savaşçı olduğumuz kadar barışsever bir milletiz. Sulhu severiz, düzeni, saygıyı severiz, aklı, mantığı severiz, hatta sevme ihtimalini bile severiz. Ta ki benliğimize ve kişiliğimize, yaşantımıza, kutsalımıza namahrem eli değinceye kadar… O zaman işte o zaman yakarız limanları, akordeonlarımızdan çıkan nağmeler bile kararır, giysiler kararır, yüzler, gözler, eller, fırtınaya dönüşür. Annelerimiz kuğu boynunu kaldırır uzun ince elleri ile ve incecik belleri ile salınır çeker restini, “yeter yeter’’ dedi mi biter artık hayatlar… Ya yeni bir hayat ya da ölüm fermanı gelmiştir düşüncelere…

‘’Bir gemi kalkar Batum’dan

Soçi’den, Adler’den Poti’den

Hüsran acı elem keder yüklü

Umutlar vardı Elbruz dağlarını aşkın

Hayaller vardı Nogay Bozkırlarını dolduracak

Aşklar vardı kucak kucak dünden bugüne

kalacak

Önce martılar havalandı çığlık çığlığa

Yıldızlar indiler gökten mateme

Ay katıldı bütün gücüyle küskünlüğe

Yakamozlar sustular suskunluğa

Karabataklar kararmışlardı

Bütün renkler silinmiş

Zifiri karanlıklar kaplamıştı

Bir ana yüreği dağlanmış

İri yeşil gözlerle bakıyor gerilere

Göğsündeki imanı dayanak

Asaleti eteklerini dolduracak

Güzel siması yine mağrur

Yine vakarlı duruşu

Kızıla boyanmıştı Karadeniz

Alkanlar akmıştı

Kuban Nehri deliliğinde çılgınlığında

Hasretler bırakıldı sılada

Kimi yarini

Kimi ciğerparesini

Kimi gülünü

Kimi kaşenini

Kimi ana babasını kodu

Meçhulden meçhule

Düştü yaktı kavurdu ateş

Acılar anlatılamayacak

İşkenceler unutulamayacak

Takamazdı esaret zincirini

İncecik kuğu boynuna

Takmadı geriye dönüp bakmadı

Onların olsun

Mal mülk saltanat

Taht taç onların olsun

Bahtının sürüklediği yerdeydi şimdi

Sevgiye sevdaya

Güvene barışa huzura

Yelken açmıştı kara gemi

Varna Burgaz Köstence

Mendiller kara

Martılar kara

Karanfiller güller kara

Leylaklar laleler kara

Kırmızıya döndü sonra

Utancından yer gök

Gelincikler kırmızı

Gökyüzü kan kırmızı

Gözyaşları ateş kırmızısı

Alınlar ak mingi tav karları aklığında

İmanlar göğüslerinde asalet eteklerinde

Bin bir umutlarla hayal kırıklıkları ile

Geldiler sana Anadolu aç bağrını Anadolu

Bırakılarak Kafdağı’nın ardında Kafkasya

Bir nağme yollamak geçer içimden

O da gelmez elimden

Bahtı Kara Kafkasya…’’

Mayıs bizim için, Çerkezler için hüzün ayıdır. Hırçın Karadeniz en çok bize karadır… Azgın dalgaları ne çok masum insanımıza mezar oldu sessizliğe gömüldük, umutlarımızı, hayallerimizi, sevdiklerimizi, vatanımızı terk etmek zorunda kaldık… Ne yapacağımız yolculuktan ne de varacağımız topraklardan haberimiz vardı… Milyonlarımız açlıktan, susuzluktan, sefaletten, hastalıktan can verdi... Son istek, son dilek vuslat ebediyete, hesaplaşma o korkunç gün, mahşer gününe kaldı…

 

Geçmiş acıların unutulmaması, tekrar yaşanmaması, yaşananlardan ders alınması için gelecek nesillere aktarılması dileğimle, şehitlerimizi, atalarımızı saygı, minnet ve rahmetle anıyorum…(Şiir Necmiye Sarpkaya)

Hülya Çakıcı Hacıoğlu

Kalemim mutlu, kalemim umutlu, gözlerim buğulu, gözlerim ışıltılı, kalbim mutluluk dolu... İçimde vefaya, güzele, iyiliğe, dostluğa karşı ümitler...

Yeni Normal Dönemde Pazarlama, İletişim ve Sosyal Marka
hulyahacioglu@hulyahacioglu.com.tr



2024 © Hülya Çakıcı Hacıoğlu